HOŞGELDİNİZ


Salı, Mayıs 01, 2012

Tarçın


Tarçın dünya çapında bilinene en eski baharatlardan biri.Baharatın elde edildiği ağacın ana vatanı Sri Lanka.Ağacın kabuğundan elde edilen bu baharat kendine has sağlık açısından çok önemli aktif maddeler içerir.Antik çağlardan beri pek çok medeniyet tarafından doğal ilaç olarak kullanılmıştır.Çay olarak içilebileceği gibi çeşitli yiyeceklerin üzerine serpilip ya da direk yenilerek de tüketilebilir.

1-Kolestrolü düşürür.
Çalışmalar günde sadece yarım çay kaşığı tarçın tüketilmesinin kolestrolü düşürdüğünü stermiştir.
2-Kan şekerini düşürür Tip 2 Diyabeti tedavi eder. Çalışmalar günde sadece yarım çay kaşığı tarçının kan şekerini dengelediğini göstermiştir.Tarçın insülünün daha etkin olmasını sağlar ve bu sayede kilo kontrolü ve kalp krizi riskinin azaltılmasında yardımcı olur.
3. Kalp Hastalıklarına Faydalıdır.
Tarçın kalp damar sistemini güçlendirir.Tarçında bulunana kalsiyum ve lif kalp hastalıklarına karşı bir koruma sağlar.Biraz tarçın koroner damar hastalığında ve yüksek tansiyonda yardımcı olur.
4-Kanserle Savaşır.
Aeerika Maryland’de yapılan bir araştırma tarçının kan kanseri ve lenf kanserinde kanserli hücrelerin bölünmesini azalttığını göstermiştir. Tarçındaki kalsiyum ve lif kombinasyonu safra salgısını artırarak kolon hücrelerinin zarar görmesini dolayısıyla kolon kanserini önler.
5-Diş Ağrısı ve Ağız Kokusu Giderici.
Tarçın geleneksel olarak diş ağrısı tedavisinde ve ağız kokusu giderici olarak kullanılır.Bir kaç çimdik tarçın ağızda çiğnenebilir ya da çayı yapılıp gargara olarak kullanılabilir.
6- Solunum sorunlarını tedavi eder.
Tarçın grip için çok faydalı bir ev ilacıdır.Bir çay kaşığı bal ve çeyrek çay kaşığı tarçın karıştırılır ve yenir.3 gün boyunca devam edilir.Bu reçete öksürüğe,soğuk algınlığına ve sinüzite iyi gelir.
7- Beyin Toniği
Tarçın beyin aktivitesini artırdığından beyin için iyi bir toniktir.Sinirsel tansiyonu tedavi eder,hafıza kayıplarını önler. Çalışmalar tarçını koklamanın bilişsel  onksiyona,hafızaya,zihinsel performansa iyi geldiğini,uyanıklığı ve konsantrasyonu artırdığını göstermiştir.
8- Enfeksiyonlara iyi gelir.
Anti mantarianti bakteriyel,anti viral anti parazitik ve antiseptik özellikleri nedeniyle dahili ve harici enfeksiyonlarda etkilidir.
9- Adet dönemini kolaylaştırır.
Tarçın kadın sağlığında da faydalıdır.Adet kramplarında ve diğer adet sorunlarında rahatlama sağlar.
10-Doğum Kontrolü
Tarçın aynı zamanda bir doğal doğum kontrol aracıdır.Doğumdan sonra düzenli olarak kullanılması adeti geciktirir ve gebeliği önler.
11- Anne Sütünü Artırır.
Tarçın anne sütünde artış sağlar.
12. Eklem iltihabından kaynaklanan ağrılarda rahatlama sağlar.
Tarçın anti iltihap maddeler içerdiğinden,eklem iltihabı gibi hastalıklarda rahatlama sağlar.
Copenhagen Üniversitesinde yapılan bir çalışma sonucunda  bir hafta boyunca her sabah 1 çay kaşığı balla çeyrek çay kaşığı tarçını karıştırıp yiyen hastlarda belirgin bir rahatlama görülmüş,bir ay boyunca kullanan hastalar ağrısız yürüyebilmişler.
13- Sindirim Toniği
Tarçın pek çok yiyeceğe baharat olarak eklenmeli,güzel bir tat vermesini dışında ayrıca hazmı kolaylaştırarak sindirime katkı sağlar.Tarçın hazımsızlık,mide  ulantısı,kusma,mide sorunları,ishal ve gazda çok etkilidir.Bağırsak ve mideden gazı atmak konusunda çok yardımcıdır. Asitliliği,ishali ve sabah halsizliğini bitirir.Çok etkili bir sindirim toniğidir.
14-İdrar Yolları Enfeksiyonlarına İyi Gelir.
Düzenli bir şekilde tarçın tüketen insanlarda idrar yoları enfeksiyonları daha az görülmektedir.Tarçın idrar söktürücüdür,İdrarı artırır ve söktürür.
15- Pıhtılaşma Önleyici Etki
Tarçında bulunan Cinnamaldehid adlı maddenin kanın pıhtılaşmasını önleyici etkisi vardır.Acil durumlarda kanamanın durması ve
yaraların kapanması için gerekli olan kanın pıhtılaşması normal şartlarda da olursa damar tıkanıklığına neden olur.Cinnamaldehid kandaki gereksiz pıhtılaşmaları önleyici bir maddedir.
16- Doğal Gıda Koruyucu
Yiyeceklere eklendiği zaman bakteri oluşumunu engeller ve doğal bir koruyucu görevi üstlenir.
17- Baş Ağrısı Ve Migrende Faydalıdır.
Soğuk çarpması nedeniyle oluşan başağrısında tarçın az bir suya eklenir ve macunumsu hale gelince ince bir tabaka halinde şakaklara ve alna sürülür.
18- Sivilce ve Siyah Noktalarda Etkilidir.
Tarçın kanı temizler bu yüzden sivilcelerde faydalıdır.Bir kaç damla limon suyuna bir iki çimdik tarçın karıştırılarak elde edilen macun sivilce ve siyah noktalrın üzerine uygulanırsa faydalı olur.
19- Kanı inceltir ve kan akışını hızlandırır.
Tarçın kan incelticidir ve bu sayede kan dolaşımını hızlandırır.Bu etkisi sayesinde ağrıların azalmasında yardımcı olur.İyi kan dolaşımı hücrelere daha fazla ve daha çabuk oksijen gitmesine yardımcı olur ve böylece metabolizmayı hızlandırır.Düzenli olarak tarçın kullanarak kalp krizi riskini azaltabilirsiniz.
20- Kasları Gevşetir.
21-Kas ve Eklem Ağrılarını Rahatlatır.
Düzenli olarak tarçın tüketenler,tarçın tükettikten sonra kas ve eklem ağrılarında belirgin rahatlama olduğunu söylerler.
22-Bağışıklık Sistemini Güçlendirir.
Bal ve tarçın karışımı bağışıklık sistemini güçlendirir,halsizliği yok eder,ömrü uzatır.Yaşlanmayı geciktirici etkiye sahiptir.
23- Kaşınmada Etkilidir.
Bal-Tarçın macunu bözek ısırmalarına ve kaşınmaya karşı da kullanılır.
24-Çok zengin bir manganez,fiber(lif),demir ve kalsiyum kaynağıdır.
25-Tarçın kanamayı durdurucu etkiye sahiptir bu yüzden yaraların daha çabuk iyileşmesini sağlar. Tarçını sağlığınızı düzeltmek veya bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için kullanabilirsiniz.Tarçını çayınıza,kahvenize ekleyebilir yediğiniz meyvelerin,tatlıların üzerine serpebilirsiniz. Tarçını aşırı dozda tüketmek tehlikeli olabilir.Ayrıca tarçın hamileler tarafından kullanılma-malıdır.ŞEker hastaları doktorlarına danışmadan ilaç yerine veya ilaçlarıyla beraber kullanma-malıdırlar.
Not: Doktorunuza danışmadan kullanmayınız…

Cumartesi, Nisan 28, 2012

Bir insan neyi, nasıl gerçekleştirebilir-yapabilir?

Bir arkadaş aşağıdaki soruyu sormuş, yanıt verdiğimde oldukça verimli bir cevap ortaya çıktığını görünce soru-cevap paylaşmak istedim..

Soru - "Sevgili Kaan, bir şey soracağım. Bilinçli ya da bilinçsiz bir insanın neyi, nasıl yaratabileceğini açıklayabilir misin?"

Cevap - "Aslında bunu sürekli yapıyoruz, çünkü bizim yerimize yapacak başka kimse yok..

'Aklıma gelen başıma geldi,
Korktuğum başıma geldi,
İti an çomağı al,
Sevmediğin ot burnunun dibinde biter,
Gülme komşuna gelir başına,
Dedesi erik çalmış torununun dişi kamaşmış'
vs..

Olaylara karşı yargılarımız, kişilere yapıştırdığımız etiketler..
Kuantum konusundaki çember yasası gereği,
'Enerji içine koyulan niyete göre, alakalı enerjiler ile temas ederek bize geri döner.'

Yukarıdaki satırlar en yüzeysel hali, biraz konunun derinlemesine inecek olursak;
Otonom sinir sistemi konusunu irdelememiz gerek, çünkü bilinçsiz olarak korkular, endişeler, güvensizlikden sebeb teslimiyet korkusu.. Sempatik sinir sistemini sürekli aktif tutarak, nefesin hızlanmasına - kalp ve nabız ritminin artmasına - zihnin daha önceki deneyimlediği 'olumsuz' olarak nitelendirdiğimiz deneyimlerin zihin tarafından referans alınarak durumun daha da şiddetlenmesine ve tüm bunlar ile bağlantılı olarak adrenalin hormonunun yükselmesine...
Nitekim bu durumda, bedenimin kimyası yani hormonsal aktiviteleri yukarıdaki düzeye geldiğinde,
hormon = enerji aurama yansımakta ve aldığı renk ve koku ile dış dünyadaki benzer etkileşimler ile kişiyi bir araya getirmektedir.
Buraya kadar bilinçsiz durum diyelim ve devam edelim..

Bilinçli bir hale getirebilmem için, bedendeki hormonsal işleyişi, etkileşimini nefes teknikleri ile teker teker tanıdığımız ve bu konuda edindiğimiz farkındalık ile Parasempatik sistemi (bağlı olarak sağ beyni) diyafram aracılığı ile aktif ettiğimiz taktirde yukarıdaki işleyişin tam tersini gerçekleştirmiş oluruz.

Böbrek üstü salgı bezleri (huzur mutluluk..) ve timus salgı bezinin (içinde sevgi geçen hertürlü sevgi anlayışı) enzimleri ile herşey sakinleşir, kişi göremediklerini hissedemediklerini algılayamadıklarını görmeye algılamaya başlar.

Bu aşamada kişi Duygu/Hormon kontrolü sahibidir.
Geniş çerçeveyi gören birey için işler tersine dönmeye başlar.

Biraz daha derinleştirecek olursak, bu aşamadaki bir bilinç çalışmalarına devam ettiğinde bireysel den bütüne - bütünden bireyseline aynı anda güçlü etkiler gönderebilir.
Nefesini manyetize ederek heryere köprü kurabilir..
kuantum ve astral alanda dans edebilir..
Yada tüm bunların farkında olarak müdahele etmeden ama 'olumsuz' nitelendireceği deneyimlerin rastlantılarının oluşmasına imkan vermeden Tanık olarak izleyici konumunda kalabilir..

Kısa bir soruya oldukça uzun bir cevap olmuş, zaten daha fazlasını buradan ifade edebilmek için iyi bir metin yazarı olmak gerek sanırım, ama ben değilim :)

Umarım kafi gelmiştir, şayet gelmedi ise yüzyüze gelmek gerek
Sevgi/Saygılarımla K.A.

Cuma, Nisan 20, 2012

Bilmek İstiyorum!?


Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor
Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip etmediğini bilmek istiyorum

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor.
Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.
Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum.
Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor.
Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.
Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum.
Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.
Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor.
Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum.
Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor.Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor.
Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.
Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı bir Kızılderili)

Perşembe, Mart 22, 2012

Ağzından Çıkanı


Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?”
Hiç düşündünüz mü bunun üzerinde biraz derin olarak?
Buna yakın anlamda başka bir deyiş daha vardır…
“Dili belâsı!” denir… Bazen de o “dili belâsı” olur!.
Elbette ki, “ağız” ve “dil” yalnızca bir araç… Alet!.. Ona hükmeden ise beyin!(?) (mi)…
Hani bir de başka bir deyiş vardır gene…
“Büyük lokma ye, ama büyük söz söyleme!”
Sözün büyüklüğü metreküple ölçülmüyor herhalde!
Bunlara özetle işaret ettikten sonra, esas üzerinde durmak istediğimiz hususa gelelim.
Söylediğiniz söz, ağzınızdan çıkan nereden geliyor acaba?
Beyinden derseniz; elbette doğru!… Ama beyinde nasıl oluşuyor ve beyinden hangi etmenle açığa çıkıyor o fikir?
Neden ağzımızdan çıkanın sonuçlarını yaşamaktayız?..
Başımıza gelenlerin pek çoğu, geçmişte, hiç farkında olmadan bizden çıkanlardır… Belki bazılarını unutmuşuzdur bile… O an söyler geçeriz!..
Sonra o söylediklerimizin sonuçları ile karşılaşınca da başlarız feryâdı figâna!.
“Nereden geldi bu başıma!”
Talep senden çıktı!… Sen öyle olmasını istedin ve oldu!.
Sen unutursun ama Allah unutmaz!.
Ne ektiysen onu biçeceksin!.
Dön geriye ve bak… Yazdıklarını, söylediklerini, düşündüklerini hatırlamaya çalış…
Sen onu öylece düşündüğün anda, onun sonuçlarını da yaşamağa mahkûm ettin kendini… Ve lâkin bunun hiç farkında değilsin!.
Hatırlayın şu uyarıyı:
“Nefsinizde olanı (DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ) açıklasanız da, açıklamasanız da, varlığınızdaki Allah size muhasebesini (sonuçlarını) yaşatır!”
Şimdi isyana kalkabilirsiniz, “iyi ama ben nasıl düşünceme hâkim olabilirim” diyerekten… Bu hüküm veya oluş, açıklandığı zaman, bazıları da bunu yapmışlardı… Ama bir şey değişmedi!…
;Ve len tecide lisünnetillahi tebdila”
“Allah’ın sünneti (SİSTEMİ) kesinlikle değişmez!”
Unutmayın ki, Allah’ın ezelde yaratmış olduğu SİSTEMİ açıklayan Allah Rasûlü, bu itirazlara karşı, bu sistemin işlemeyeceği yolunda bir açıklama getirmedi!.
Atılan bir okun, havada giderken kendi kendine bir anda istikamet değiştirip başka bir yöne gittiğini gördünüz mü hiç?
Fikir, beyinden atılan ok gibidir!. Düşünüldüğü anda işlevini yerine getirmeğe başlar!. Fikrin yaratıcısı Allah’tır!.
“Attığın zaman sen atmadın Atan Allah’tı!.”
“Seni de, fiîilerini de Allah yarattı!.”
"ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”i gökte bir “TANRI” gibi anlarsan, elbette bu muammayı çözemez; sayısız açmazla karşı karşıya kalırsın!…
Bir de, "ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, kendi varlığında gerçekte mevcut olan BÂKÎ olduğunu anlayabilsen… İşte o zaman muamma çözülmeye başlayacak!.
“Sizde istek oluşmaz Allah istemedikçe!.”
Biraz daha çözüldü değil mi olay şimdi; eğer isteyenin gerçek kimliğini fark edebildiysek..
Sen, “fâni”sin ezelden ebede… Allah, “Bâkî” ezelden ebede!.
Yok”tan ne var olur ki?… “Yok”!
Öyle ise var sanılan türlü görüntündeki, “Bâki”, AHAD!.
Ben gâfil, sanırım ki, “ben diledim”; oysa tüm melekler ve rasihûn şehâdet eder ki dileyen yalnızca “Bâkî”!.
O zaman hemen bir ampul yanar ârifânın beyninde!…
“Hükmettiğimiz bir şeyin olmasını dilersek ol deriz; ve olur”!.
Yukarıdaki mi dileyen; yukarıda, gökte bir yerlerde mi?…
Yoksa, algıladığın veya algılayamadığın her şeyin hakikati olup; tümünden de “Ganî” olan; “Bâkî” mi?
Senden, senin takdirini açığa çıkaranı tenzih ederim!.
Hükmü veriyorsun; beyninle açığa çıkarıp, dilinle ortaya atıyorsun!… Sonra da, verdiğin hükmün sonuçlarını yaşayınca, şaşırıp kalıyorsun; “ben böyle olmasını istememiştim”, diye!.
Değerli dostlarım…
Eğer irfân yolunu tutmak istiyorsak…
Ârif olmaya çalışalım her an; dilimizle “Söyleyen”i fark edelim!. Dillerde “hitâp eden”i, fark edelim… Ve dahi, dillenenlerden, takdir edilmiş hükmü ve başa gelecekleri algılamaya çalışalım!.
“Ne düşünüyor benim hakkımda O”; diye merak ediyorsan…
Sorma karşındakine; kendine dön; düşüncene bak!.. Orada gördüklerin senin hakkındaki diledikleridir!.
Sevdiğini düşünüyorsan; bil ki seviliyorsun Allah indinde!.
Sevmeyip uzaklaşmak istiyorsan, senin uzaklaşman takdirden oluşuyor demektir!.
Başarmayı kafana koymuşsan; başarmanı dilemiştir… Bıkıp yüz çeviriyorsan; ondan uzaklaşman takdirdekidir!.
Zor bir yazı bu…
Bilemiyorum işaret etmek istediklerimin ne kadarını fark ettirebileceğim; ama işaretimin ne olduğunu anlarsan, çok şeye bakış açın değişecek ve değerlendirmelerin çok daha huzurlu yapacak seni!.
Diyen falancayı, değil; “Dileyen”i görerek, yaşamaya başlayacaksın artık ve kavgan bitecek!. Cehenneminin ateşi soğuyacak ve selâmet hâsıl olacak senin için!.
Ezelden ebede “SİSTEM”de inan ki hiç bir değişiklik yok ve olmaz!. Herkes, kendisinden çıkanların, düşüncesinden çıkanların sonuçlarını yaşayacak… Başına gelecekler hep kendisinden açığa çıkanların sonuçları olacak!.
Bu yüzden de, “Hasîb”, yâni, yaptıklarının sonuçlarını görücü ve yaşayıcı olarak nefsin yeter, denmiştir.
Hasîb”lik, gelecekte bir günde değil; her dem, yaşanmaktadır; tıpkı tüm esmâ gibi!.
Öyle ise, iyi düşünmeye çalışalım ki, iyiyle karşılaşıp, iyi yaşayalım!.
Karşındaki için ne düşünürsen; kim olursa olsun, senin için de o düşündüğün oluşacaktır; bunu sakın unutma!
Çark-ı felek dönüyor ve SİSTEM çalışıyor!.
Allah, “Bâkî”!.
(Alıntı)

Salı, Mart 13, 2012

NE EKTİYSEK ONU BİÇİYORUZ

Biçilmiyorsa, ekilmemiştir; evrenin yedi yasasından biri. Aslında, evrenin yedi yasasından biri ifadesi, "alternatif bir tanım." 

Doğrudan ifade edilirse bu, Neden-Sonuç Yasası. Daha basit bir anlatımla, ne ekerseniz onu biçersiniz ya da… "Biçemiyorsanız, ekilmemiştir”. "Ekmemişsinizdir." Bir şeyin biçilebilmesi için önce onu ekmiş olmanız gerekiyor. Öyleyse, sanırım soru şu… 

En son ne ektiniz? 

Çok çalışma? Güzel düşünceler? Ya da az çalışma? Pek de güzel olmayan düşünceler? KÖTÜ’YÜ ektiyseniz, bilin bakalım ne olur? KÖTÜ’YÜ biçersiniz ve bazen her şey öyle hızlı gelişir ki kaçacak zaman bulamazsınız. Vınnn; işte bu kadar hızlı. Başka bir deyişle, düşene tekme atarsanız, EN İYİSİ HEMEN SAKLANIN! 

Ne yazık ki saklanmak, hiçbir zaman işe yaramaz. Neden? Çünkü bu Neden-Sonuç Yasası, SİZİ hedef alan bir mermidir! İyi’yi ekerseniz, ne olacağını tahmin edin. İyi’yi biçersiniz. Ama bir farkla. Tespitlerime göre, her nedense, İyi’nin biçilmesi biraz daha uzun sürer. Bunun da bir sakıncası yok. Tadına varmayı severim. Elbette, 
yukarıdaki ifadelerle, tüm evrene her fırsatta "İyi biri oldum" demek istemiyorum. Siz ne ekiyorsunuz? 

Bir miktar teknik açıklama yapmak gerekirse, Neden-Sonuç Yasası, insanın yaşamında, sosyal, ruhsal, duygusal, fiziksel VE finansal açıdan önemli bir yere sahiptir. İşte nedeni. Başınıza gelen her şey, bir nedenden ötürü meydana gelir. Bunu bildiğinize göre, yapmanız gereken şey şudur: NEDENE konsantre olmalısınız. SONUÇ, otomatik olarak kendi başının çaresine bakacaktır. Şimdi, bir "neden" üzerinde duralım. 

Sosyal olarak, evde yalnız mı oturuyorsunuz, yoksa size eşlik edecek birini ve beraberinde getireceği sorunları zevkle kabul ediyor musunuz? Ne ekiyorsunuz? Ruhsal olarak, dua ediyor, daha sonra da Tanrı'nın istediğiniz şeyi size vermeyeceğini bildiğiniz için her şeyi geri mi alıyorsunuz? Ya da evrenin size sunduğu her şeyi kabul etme konusunda tereddütte mi kalıyorsunuz? Ne ekiyorsunuz? 

Duygusal olarak, sevildiğinizi hissetmiyor ve bu yüzden sevgi göstermiyor musunuz? Sevginin nereden gelmesini bekliyorsunuz? Demek istediğim, gerçekten de, kendimizi sevemezsek başkalarının bizi sevmenizi nasıl bekleyebiliriz? İşte yapmanız gereken şey: Her sabah yataktan kalktıktan sonra 15 dakika boyunca kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak şeyler söyleyin. Ben şahsen "Seviliyorum, 
seviyorum, sevgi gösteriyorum. Kendimi ve tüm yaratıkları seviyorum" demekten hoşlanıyorum. Ama işin doğrusu ne biliyor musunuz? Bu noktaya gelmek biraz zaman alıyor. 

Kendimi hiç sevilmiyor hissederken bunları söylemek gerçekten zordu. Ama ne oldu, bilin? Kendimi iyi hissedinceye kadar uğraştım. Öyle bir noktaya geldim ki artık bunu söyleyemiyor olmayı hayal bile edemiyordum. Elbette, doğru olanı buluncaya kadar ifadeyi epey değiştirdim. "Sevildiğimi hissetmeye başlıyorum" diye başladım. Daha sonra da "sevildiğini hissetmeye başlamanın nasıl bir şey olduğunu hayal ettim. Kendinizi İYİ hissetmenizi insanlar sağlıyorlar! Ne 
ekiyorsunuz? 

Fiziksel olarak, ne ekiyorsunuz? "Kendimi kötü hissediyorum. " "Kendimi aşağılanmış hissediyorum. " Kendimi hilkat garibesi gibi hissediyorum. " Peki, peki, peki. Sonuncusuna burada değinmeyeceğiz bile. Ama bu durumu değiştirmek için yapabileceğiniz bir şey var. Tümcelerin zamanını, şimdiki zamandan geçmiş zamana 
çevirin. "Kendimi çok kötü hissettim." "Kendimi aşağılanmış hissettim." "Kendimi hilkat garibesi gibi hissettim." Gördünüz mü? İşte, kendinizi nasıl HİSSETMİŞ olduğunuz. Şimdi devam edebilirsiniz. Kendinizi çok berbat hissetmiş olabilirsiniz; ama şimdi devam etme zamanı. Kendinizi hilkat garibesi gibi hissetmiş olabilirsiniz; ama siz o değilsiniz. ŞİMDİ DEVAM ETME ZAMANI. Ne ekiyorsunuz? DURDURUN ONU. Durduruverin ki biçmeyesiniz. "Bu sizin misyonunuz. Tabii, kabul etmeyi seçerseniz." 

Finansal olarak, yaşamınız için "ektiğiniz" mecaz nedir? "Beş parasızım." "Asla yeni bir arabam olamayacak." "Adam gibi bir iş bulamıyorum." Ne ekiyorsunuz? Düşünceleriniz, sizi fiziksel olarak etkiliyor. Öyleyse, şimdi yukarıdaki her şeyin üzerinden BİR DAHA geçmelisiniz. Ne ekiyorsunuz? 

Tamam, şimdi yaşamlarımızı kontrol altına alalım. Bu çok güçlü Neden-Sonuç Yasası'ndan olumsuz yönde etkilenmek yerine, ne ekersek onu biçeceğimizi hatırlayarak onu olumlu yönde kullanmalıyız. İntikam alma mesajı vermiyorum; bu bir gerçek; ne ekerseniz onu biçersiniz. 

Bunu ŞİMDİ durdurabilirsiniz. 
YAŞAMINIZI DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ.

Çarşamba, Şubat 15, 2012

İSTEKLERİMİZİ YAŞAMIMIZA ÇEKMENİN YOLU... REZONANS KANUNU...

“Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “

Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.

Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?Kim olmayı istiyorsun?İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?
Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.
İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.
Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.
Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?
En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.
Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.
Rezonans Nedir?
Resonantia = Akis
Rezonans = Eko, yankı, titreşim
Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.
Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.
Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.
Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.
Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.

Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.
İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.
İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?
“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein
Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.
Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.
Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.
Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.
Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.
Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.
İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:
Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.
İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.
İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.
Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.
Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.
Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.
Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:
Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.

İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?
Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.
Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.
Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.
Klasik fizikte, daha önce böyle bir şey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.
Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.
Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.
Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.
Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.
Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.
Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?
Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;
Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der.
İnançlarını her zaman doğru çıkarır.
Sana karşı gelmez.
Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.
Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.
Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.
Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.
Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.
Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.
İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!
Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?
Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?
Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.
Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?
Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur. Albert Einstein
Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz? Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.
Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.
Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek  ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.
Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.
Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.
Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.
Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.
Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. Sokrates
Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”
Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.
İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz.  Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.
Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.
Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.
Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.
Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.
Rezonans Kanunu-İsteklerin Yönetimi-Pierre Franckh

Çarşamba, Şubat 08, 2012

Bitkilerin Spiritüel Yanları ve Güçleri

İnsanoğlu yaşam enerjisini yediği tüm besinlerden ve o besinlerin yaşamsal güçlerinden alır. Tanrı tarafından bitkilere yüklenmiş Spiritüel yanları ilk çağlarda Kelt Uygarlığının 12 kabilesinden biri olan Druidler tarafından M.Ö. 2000 li yıllarda ciddi şekilde kullanılmıştır.

Gizemli bilgiler ne yazık ki hepimizden saklanıyor. Tüm bu bilgiler eski çağlardan beri yazıtlarda, duvarlarda resmedilmiş bilgilerden elimize geçenlerdir.

Hadi gelin bakalım neler diyorlar nelere inanıyorlarmış.

Kimyon - Erkeklerde koruyucu bir güç simgesi iken, kadınlarda ise aşk ve cinsel arzu uyandırıcı etkisi olduğu söylenmekteydi.

Okaliptus - Kadınlara göre bir bitki olduğu söylenmekte. O dönemde şifacıların, mum yakarak ve etrafına bu bitkiyi serptiklerinde çok yüksek enerji yollayabildikleri söylenmektedir.

Nane - Erkeklere göre bir bitki olduğu söylenmektedir. Gece yastık altına koyulduğunda kabusları önlediği söyleniyordu.

Tarçın - Her iki cins içinde hastalık önleyici bir etkisi olduğu söylenmekedir.

Elma - Kadınlara göre bir bitki olduğu, aşk ve şans enerjisinin yoğun olarak söylenmekteydi.

Yasemin - Kadınların kullandığı ve erkeklerde arzu uyandırıcı bir etkisi olduğu söylenmektedir.

Yarpuz - Erkeklik gücünü arttırmada bunun üzerine bir bitki olmadığı söylenmektedir. Ayrıca kadınlarda Hamilelik sonrası negatif enerjileri yok ettiği söylenmektedir.

Anason - Arınma ve farkındalık arttırıcı bir özelliği olduğu söylenmektedir.

Nar - Bereket verici olduğu o dönemlerde keşfedilmiştir.

Meşe Palamutu - Şans verici özelliği o dönemlerden bu yana kullanılmaktadır.

Badem - Badem ağacının yapraklarının kurutulup ev içinde yakılıp dumanı ev içinde gezdirildiğinde ve 7 adet badem kurusunun çanta içinde taşıdığınızda bolluk ve bereket simgelediği ve getirdiği rivayet edilmekteydi.

Karanfil - Kurutulmuş yaprakları ve dalını mor bir kese içinde koyduğunuzda ve dikdiğinizde, Şifa enerjisi verdiği iddia ediliyordu.

Çobanpüskülü - Birkaç dalını evin içine odalarına koyduğunuzda, sevgi ve evliliğinizin bağlı ile ilgili olumsuz enerjiyi olumluya çevirdiği rivayet ediliyordur.

Ardıç Otu - Dal ve yaprakları yakıldığında dumanının pozitif bir etkisi olduğu söyleniyor.

Kasık Otu - Kurutulmuş halinin oluşturduğu titreşimlerin konulduğu mekanları negatif enerjilerden koruduğu rivayet edilmektedir.

Sonuç olarak bunlara inanıyorlarmış o dönemlerde, mutlaka gerçeklik payları ve deneyimlerinden elde ettikleri sonuçlara göre o dönemlerin şamanları bu yöntemleri kullanmışlardır. Belki de o dönemlerde bu yöntemler cidden işe yarıyorlardı.

Benim fikrimi sorarsanız.

DÜNYA'DA TANRI İNANCINDAN VE ONUN KORUYUCULUĞUNDAN DAHA BÜYÜK BİR GÜÇ YOKTUR. EN BÜYÜK GÜÇLERDEN BİRİ İSE OLUMLU VE POZİTİF DÜŞÜNCEDİR.

BİZİM DOĞAMIZ VE ÖZÜMÜZ GERÇEĞİ KAVRADIĞINDA, HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞUNU AÇIK BİR ŞEKİLDE GÖRECEKTİR.

GİZEM DENEN ŞEY HER ZAMAN SAKLANIR VE GİZLENİR. BU ZAMANA KADAR DA HEP SAKLI KALMAYA DEVAM ETTİ. SAKLANDIĞI YER SİZE ÇOK YAKIN LÜTFEN KALBİNİZİN İÇİNE BAKINIZ.